Musa Kıssası/ Betül Kinayeci

Posted: Ekim 21, 2011 by omerfarukcevik in Uncategorized

Musa ile biz bütün teorileri gerçekleştirebilirdik oysa
Mısır’dan çıkamadı çölde kaldı İsrail
Ben ve rabbim gidip savaşsaymışız zamanında
Gökten kurban inecekmiş yerde kalacakmış İsmail.

Bana bir iblis bulaştı yere döküldü kan revan
Kırılan camlardan biriydi bu ne de çok battı
Sabır imtihanında geride kaldı peygamber
Bir anlık öfkeyle yumruğu fazla kaçtı.

Asanı yere vur ey! İkiye yarılsın deniz
Ortadan yol olsun geçelim ki heyhat
Sen tur dağına çık ben burada İsrail
Gel sen bana kız levhayı elinden at.    

 

 

Yapış yapış yakama ey anamın oğlu
Beni sars beni yık beni suçla her daim.
Samirî de benim şu altın buzağı da
Hatta şu buzağının süt emdiği öküz.

Psikoloji Şerhi/ Betül Kinayeci

Posted: Ekim 21, 2011 by omerfarukcevik in Uncategorized

 

 

 

 

 

pardon bayım afedersiniz
bizim sizin gibi şapkalarımız yok.
bizim sizin gibi şapkalarımız yok afedersiniz
ama lutfen rica ederim unutmayınız
siz de bizim gibi
şapkalar takıyorsunuz.
unutmayınız, siz de bizim gibi şapkalar takıyorsunuz.

şapkanızı lütfen çekin bayın
-kabalaşmak istemiyorum-
şu tam göğsümün üstünden
çünkü sizin şapkanız
göğsümden beslenerek emiyor
kanını şapkamın.

şimdi şapkanızı önünüze alıp düşünün bayım
şu benim şapkama yaptığınızı.
çünkü şapkanız
bağdaş kurup oturmuşken şapkamın üstüne
ben hiç de komik bulmuyorum bu yaptığınızı.

öyleyse şimdi bayım, önünüze alıp düşünün
şu komik şapkanızı.

 

 

 

wellcome mr. black. this is white house.

Posted: Mart 24, 2011 by omerfarukcevik in şiir

bu zencileri etseniz etseniz siz adam ederdiniz zaten bay başkan
onları dişlerinizin arasından kurtarıp portatif dişliler yapınız çarkınıza
ki zaten kara derileri sizinki gibi karadır nasıl olsa
ellerinin içi pembe
pespembe
sizin elleriniz gibi bay başkan sizin elleriniz gibi.

biraz hiphaptır onlar
sonra biraz rahat biraz ritim
ve sonra bay başkan
onlar da tıpkı sizin gibi
prangalı dedelere sahiptirler

biraz müslüman
biraz fakir.

Çapraz Tutuşlar/ Endülüslü Adil

Posted: Mart 22, 2011 by Ömer Faruk in iktibas

Rıhtım…
Ayaklar sarkaç…

Güz kelebeği,
Kış dondurması,
Kaygı ve turist,
İklim tutulması,
Ölüme beş kala aşk,
Çat kapı bir huzur,
Alelade, işportadan
Ay, deniz, yakamoz
Aha da polis, GBT
Zaten böyle biterdi bu şiir
-Hayır memur bey…

dua II

Posted: Mart 11, 2011 by Ömer Faruk in mırıldanmalar

rabbim!

bana

susmayı

ver.

hayat ve ölüm: bir benlik trajedisi

Posted: Ağustos 26, 2010 by Ömer Faruk in mırıldanmalar

İnsan pek çok şeye şaşırabilir baktığında. Bir sihirbazın şapkadan tavşan çıkarması mesela. Daha doğal olan, küçük bir çocuğun ettiği büyük büyük laflar olabilir. Bir koşucunun süratine, bir atın asil duruşuna, bir köpeğin ehlîliğine..

Şapkadan tavşan çıkarmak dedik ya.. daha da ilginci var: şapkadan cin çıkarmak. Ne? Biri cin mi dedi?

Her şeyden ilginç olanı ise hep ıskalar insanoğlu. Taşın “taş” olmasında şaşılacak bir şey yoktur. Cinin cin olmasında da. Oysa ki insanın cin ya da taş olamaması hakikaten ilginçtir.

İnsanı geç, en baştan başla. Bir çiçek nasıl oluyor da büyümektedir? Bir hayvan nasıl başka bir hayvanı tehlike addederek ondan kaçar? Bir canlı bir başka canlıyı neden yer ve sindirir? Hiç bana öyle fizyo-biyolojik açıklamalar yapmaya kalmayın. O kadar da basit değil bu konu.

Hadi her şeyi geçtim, bana “insan”ı açıklayın. Benlik nedir? Kendiliğimizin nasıl farkına varıyoruz? Neden taş değiliz mesela, neden taş değiliz?

İnsanda “farkındalık” şeklinde en latif formuna ulaşmış canlılık – modern bilimin tüm sıradanlaştırma çabalarına rağmen- hala evrendeki en ilginç ve en korkunç şeydir. Ve “hayat” var olduğu sürece bu böyle olmaya devam edecektir. Cansız varlıkların yanında bir de canlı ve hatta bilinçli bir varlığın varlığı ne kadar ilginçse, bu canlılığın sona ermesi de o kadar korkunçtur.

“Hayat, doğum ile ölüm arasındaki bir anlık bilinç şimşeğinin çakmasından ibaretse, bundan daha korkunç bir zulüm yoktur” diyen –şüphesiz o benden daha iyi ifade ediyordu- filozofa katılmamak elde değil. Eğer maddi varlığımızın inorganik varlık türüne geçişiyle benliğimiz de yok olacaksa bu gerçekten korkunç, gerçekten acı.

İkinci ihtimal daha az korkunç zannedenler yanılıyor. Bedenimizin hayatiyetini kaybetmesine rağmen benliğimizin bilincinde olduğumuz varsayımını kabul edersek, bu benliğin ne kadar ölüm anından önceki benlik olacağı, üzerinde dikkatle durulması gereken bir husus olarak karşımıza çıkar. Ölüm tecrübesini tatmış bir ben eski ben değildir artık.

Elinizin kesildiğini düşünün. Gözünüzün çıktığını ya da. Ölümün ne kadar acı verici olduğunu anlatmaya yetmiyor mu bu? Elimiz kesildiğinde bile bu kadar acı hisseden biz, varsaydığımız sözkonusu düalistik varlığımızın bir anda ortadan ikiye yarılmasıyla nasıl acı çekeriz, bunu en iyi ölüler bilir.

Öte yandan bu dünyada –mesela- körlükten ne kadar korktuğumuz aşikar. Kör kalmak değil, az görmek bile ne kadar korkutuyor bizi… gözlükler ameelitaylar, hastaneler icad ediyoruz. Peki, yeniden bedenlenmeye kadar –isterseniz bu sürek iki ardışık an arasındaki bir an gibi olsun- sadece aklî yetimizle nasıl yetinebiliriz? Üstelik bu salt aklî farkındalık çok çıplak değil mi?

Benliğimiz sadece akıldan mı ibaret? Biz “o an”da sadece aklımızın mı farkındayız? Duyu organlarımızla algılayıp hafızamıza kaydettiğimiz suretler, duyulardan tamamen sıyrılmış bir akıl ile, sadece akıldan ibaret bir “ben” için ne ifade eder?

Tüm bu sorulardan kaçmak için, külli nefse katılım fikrini öne sürmek zekice bir taktik. Peki o halde ben ne olacak? “Ben”in bir kere varolduktan ve dahası kendiliğinin farkına vardıktan sonra koca bir benlik tarafından yutulması ne kadar insaflı?

dua

Posted: Mart 21, 2010 by Ömer Faruk in mırıldanmalar

Rabbim!

-bana-

Daha az

konuşup

daha çok

anlatmayı

ver.

hudud risalesi

Posted: Ocak 29, 2010 by Ömer Faruk in mırıldanmalar

Haddini bil!
Sınırını bil.
Kişi haddiyle sınırlıdır. Haddini bilen sınırını bilir. Sınırını bilen kendini bilir. Kendini bilen Rabbini bilir. Rabbini bilen ise her şeyi bilir. O halde her şeyi kendinden bil!

Her şey haddiyle bilinir. O halde her şeyi haddiyle bil. Haddi aşmak zulümdür. Haddi aşmak israftır. Şunu bil ki; Rabbin aşırıya gidenleri sevmez.

Ölçülü ol!
Asaletini koru!
Zulüm gelmeden önce tahammülün, adalet gelmeden önce sabrın kıymetini bil.

asgari secdeler iz bırakmaz.

Posted: Nisan 17, 2009 by Ömer Faruk in şiir

923188_park

karışıyor kalabalıklar kalkışında kıyametin
bir ah ediyor bin şair hep bir anda bir ağızdan
tanrı sunuyor ölümü bir sebeb gerek bana
kutsal çocukları mağara dibinde oyuncak.

çöküşünde yaşanıyor bir nebze sadakat
içtenlik ne saçmaymış ben ne saçmaymışım meğer
yön bulma telaşesinde kıvranıyor eyne’l mefer.

güzel kuyularda saklı en derin ab-ı hayat
lokman olmalıydı oysa nasıl geçecek bu kırgınlık
eşi dostu telaş sarmış ben neden hep durmaktayım
şimdi telefon çalmakta bu arkadaş nfk.

kaçabilseymiş kendinden ah ne kolay olacakmış
gelebilseydim kendime bir efendi bin uşakmış.

zeytin kapısı

Posted: Ocak 28, 2009 by Ömer Faruk in değini

GAZ-M1

Bir adam çıkageldi ve yıkıp mahvetti tüm sevecenliğiyle herşeyi. Hüznümü alıp bir zeytin yaprağıyla birlikte acıyan suyuma kattı. Gülen bir yüzde yüz samimiyetsizlikti her damla suyumda.

Suya geldim. Eğilip içtim bardağımdan. Zeytin yaprağı acıtmıştı. Kendime geldim. Burası en tanıdık yerdi.

Acı geldi ve tırnaklarını yüzüme geçirip sağ gözümden çeneme uzanan üç paralel dikey çizdi. Elimi damağımdan çekip gülmeye başladım. Yüzde yüz içtenliksiz surat buna şaşırdı. Bu kadar şaşkınlık ortasında sahi ya neden şaşırmasındı.

Yüzüme gülen yüz alıklaştı. Aptalca bir düşüncesizlik hakimiyetine girdi. Aklımın tam ortasındaki zeytin yaprağı hafifçe havalandı.